top of page

Cumartesi Rutini

Taksim Dayanışma’nın “her cumartesi rutini”ne dönüştürdüğü Taksim’e çıkma eylemlerini erkekçe ve solcu buluyorum. Bu eylemliliğin, patlak vermiş bulunan kendiliğinden isyan ruhunu zedelediğine, rutine bindirdiğine, yaratıcılığı dumura uğrattığına ve güç kaybına yol açacağına, açmakta olduğuna inanıyorum. İktidarın kurduğu “erkeksen çık meydana- göstereyim gününü” ayağına geldiğini de düşünüyorum. Mücadele pratiklerini bu tür bir itiş-kakış üzerine kurmuş olmayanlar ve bunu istemeyenleri, hatta “götü yemeyenleri” paralize ettiğini düşünüyorum. Ayrıca ben sadece eylemci insanların korunmasını değil çevredeki hayvanların, çocukların, hasta ve yaşlıların durumlarının önemsenmemesinden, bu insan ve genç merkezli dar alanda paslaşma yaklaşımından da rahatsızım. Oysa iktidarın Park’ı hunharca dağıtışından sonra Park hepimizin iyi bildiği gibi bir sürü parka ‘bölündü’ ve kendimizi bence çok kıymetli bir sürecin içinde bulduk. Eksiği gediği vardır herhalde, var, ama yeni yürüyen bir çocuktan atlet olmasını bekleyemeyeceğimiz gibi direnişin bu halinin içinde ‘akarak’ orda bulunarak kendi katkılarımızı, eleştirilerimizi, fikirlerimizi önerilerimizi sunarak, başkalarından feyz alarak ve her şeyden önce de katılımın genişlemesini esinleyecek eylemlilikleri yaratarak yol almamız gerektiğini düşünüyorum.

 

“Her cumartesi” gibi iktidarın karşısında “görünür” ve dolayısıyla “ele geçirilebilir” bir kütle olacağımıza, “hayalet gerilla” gibi bir şey diyebileceğim bir sürü görünüp yok olma ve ele geçirilememe halleri geliştireceğimizi umardım. Umuyorum. 97’deki ışık söndürme eyleminden bir örnek vermek isterim: ilk 2 haftasında olağanüstü güzel bir şekilde yürümüştü Beyoğlu’nda. Ben bir çok gece tek başıma İstiklal’e çıkıp, saatime bakıp 9 olduğunda ellerimi çırparak yürümeye başlıyordum, birkaç saniye içinde caddeden aşağı yukarı, ters yönlerde yürüyen birbirini hiç tanımayan insanlar ellerini çırpmaya başlıyor, hınzır bir sevinçle göz göze geliyor ve Galatasaray’dan Taksim’e bir anda bir şıkırtı tüneli oluşuyordu. Polis sokağa fırlıyor insanları yakalamaya çalışıyordu ama polis geldiğinde durup yürümeye devam ediyorduk (ses o anda kesiliveriyordu). Bu böyle gidiyordu, polis kıl oluyordu ama rasgele sokakta kendi halinde yürüyen insanlara bir halt edemiyordu. Sonra bir akşam aklı evvel bir solcu grup kol kola girip yürüyüşe geçti ve polis keyiften dört köşe olup onlara saldırdı. Her iki taraf da ezberi yerine getirmişti.Onlar böyle “saflaşıp” yürümeye başladıklarında ilkin, bir şey daha oldu: kol kola girmemiş bulunan, zaten birbirini tanımayan ve her biri kendi başlarına alkış tutarak ortak bir eylemlilik geliştiren “bizler” caddenin iki yanına ayrılmış ve savrulmuş olduk ve kol kola girmiş grup tarafından ayrıştırılmış olduk. Bizim de görünmezliğimiz kalmamıştı -görünür bir şekilde eylemin dışına atılmıştık! Olayın o büyülü kendiliğindenliği o geceden sonra en azından Beyoğlu’nda bu tip yürüyüşlere dönüştü, ve bir daha öyle yaşanamadı.

 

Söylemek istediğim, devlete çükümüzü değil dilimizi çıkararak, inatlaşarak değil inatla, devlet baba’ya bir şey ispat ederek değil, kendi aramızdaki yıkıcı-yapıcı dayanışmayı çoğaltarak, illa büyük kalabalık değil ama birçok çarpıcı eylemlilikle Taksim’de, bütün sokaklarda ve her yerde olabilmeyi çok önemsiyorum, öneriyorum.

 

Barikat enstalasyoncu, polis-savar şugar “savaşçı” isimsiz binlerce direnişçinin sağlama aldığı “arkalarda” birbirimizi ezmeden, kollayarak, gazla püskürtülüp geri dönerek birlikte dikilmenin keyfini kadrini bilmiyor değilim –bunları içinde bulunduğumuz şu anlarda yazıyorum, parklara saçılmışken ve yakında “kış geldiğinde” oralardan da çıktığımızda, çoğulcu, esnek, değişimli-dönüşümlü canlı yapılar oluşturabileceğimiz bir süreçte…

 
Defne Sandalcı
bottom of page