top of page

Yirmi Günlük Bir Şey

Hafızai beşer nisyan ile malüldür derler ya, gün gelir “Gezi’de neler olmuştu” diye hatırlamakta güçlük çekebiliriz. Görüntü kalsa da söz uçar! O halde yazalım da bari uçamasın. Ancak, aşağıdaki kronoloji yalnızca Gezi ve Taksim ile sınırıdır, şüphesiz olay aşağıda anlatılanlarla sınırlı değil. Binlerce insanın görüp yaşadıklarını bir çift gözün bakışından aktarmak imkânsız. Bu açıdan, anlatılanların sayısız eksiği var. Tanık olmadığımız, duymadığımız son derece önemli bilgiler ihtimal ki atlanmıştır. Görüp yaşadıklarımız ise özetin özeti kıvamında…

 

27 Mayıs Pazartesi: İş makineleri Gezi parkının Divan Oteli’ne bakan ucundaki 15 civarında ağacı kırmaya sökmeye başladı. Taksim Dayanışma, olayı duyurarak herkesi parka çağırdı. Çok sayıda insanın birikip müdahale etmesiyle dozerler durduruldu. Gerilim gün boyu sürdü. Polis zaman zaman biber gazı ve su sıktı. Gün akşam oldu, parkta gece nöbet tutulmaya başlandı.

 

28 Mayıs Salı: Haberin yayılmasıyla birlikte parka geliş hızla arttı. Özellikle akşam iş çıkışlarından sonra kalabalıklaşan parkta müzik dinletileri ve konuşmalar için ses düzeni kuruldu, çadırlı hayat başladı.

 

29 Mayıs Çarşamba: Çadırlarda kalan insanlar parkta çevre temizliği, çöp toplama, çiçek sulama gibi rutin işlerle sakin bir gün geçirdiler. Akşam saatlerinde sokak müzisyenleri, Samba İstanbul ve çeşitli müzik gruplarının eşlik ettiği keyifli bir konser verildi. Beş binden fazla insanın bulunduğu bu müzik şöleni gece geç saatlere kadar sürdü. Parkta iki ağaç arasına asılan ve olayın mahiyetini rengârenk kelimelerle anlatan imzasız pankartta şunlar yazılıydı: “Mahalleme, Meydanıma, Ağacıma, Suyuma, Toprağıma, Evime, Tohumuma, Ormanıma, Köyüme, Kentime, Parkıma Dokunma”. Taksim Dayanışma sözcüleri, topluluğu coşturan konuşmalar yapıyor, müzik veya konuşma aralıklarında zaman zaman “Faşizme Karşı Omuz Omuza” sloganı haykırılıyordu.

 

30 Mayıs Perşembe: Sabah erken saatlerde parka giren polis biber gazı ve tazyikli su kullanarak çadırlarda kalan insanları parktan çıkarmak istedi. Şiddetsiz ama güçlü bir direnişle karşılaştı, çok sayıda insan biber gazından etkilendi, birçok çadır yandı (ah yalnız ve güzel çadırımız). Birkaç saat süren arbededen sonra polis parkın diğer ucundaki noktasına geri çekildi. Saldırının duyulmasıyla, özellikle akşam saatlerine doğru İstanbul’un her yerinden insanlar akın akın parka geldi. Bir önceki akşam gibi yine müzik, şenlik, şölen havası içinde önceki günün birkaç katı insan kalabalığı parkı doldurdu. Çadır sayısı hayli arttı, nöbete katılacak milletvekilleri için üç büyük çadır kuruldu. Bayraklar, flamalar, imzalı sloganlar henüz yoktu. Ancak, “Bu Halk Sana Boyun Eğmez”, “Mülk Allahındır Sermaye Defol” yazılı iki yeni pankart vardı. Önceki akşamların sloganlarına ise, bol miktarda içilen biralar havaya kaldırılıp ritimle “Şerefine Tayyip, Şerefine Tayyip” eklenmişti. Gece saat 01:30 sularıyken birkaç bin insan hâlâ bu şenliği sürdürüyordu.

 

31 Mayıs Cuma: Sabahleyin saat 05:00’te polis yeniden saldırdı. Öncekilere göre çok daha şiddetli olan bu üçüncü saldırı dört bir koldan başlatıldı. Yoğun gaz saldırısına maruz kalan insanlar Divan Oteli yönüne doğru parkı boşalttılar.

Polis, boşalmış parkı demir bariyerlerle kuşatırken iş makineleri de yeniden çalışmaya başladı. BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder tam da zamanında yetişip kepçenin kazdığı kanala girerek çalışma icazetinin yazılı örneğini istedi. İş makineleri böylece durdurulmuş oldu. Tazyikli su ve biber gazına rağmen olay yerinden uzaklaşmayan yüzlerce insan bir yandan parka girmeye çalışırken bir yandan da iş makinelerinin başka noktalardaki çalışmalarına engel oluyordu.

Çok sayıda gazeteci ve medya mensubu olay yerindeydi. Polis saldırısı şiddetli şekilde sürüyordu. Aralarında gazetecilerin de olduğu  pek çok insan gaz fişeklerinin isabetiyle yaralanmıştı. Ceylan Oteli ile park arasındaki daracık boğazda sıkıştırılan kırk-elli civarında kadınlı erkekli topluluk takdire şayan bir direniş sergiliyordu.

Taksim Dayanışma, basın açıklaması yapacağını duyurdu, ancak polis parkı tamamen kuşattığı için bu açıklamaya müsaade etmedi. Taksim tramvay durağında basın açıklamasının yapıldığı öğlen saatlerinde iş makineleri durdurulmuş ancak park ve çevresi bütünüyle polis kontrolüne geçmişti. Basın açıklamasına katılan insanlar ise dağılmak bir yana gittikçe kalabalıklaşıyordu.

Saat 13:30 sularında Taksim, hâlâ kesif bir gaz kokusu içindeydi, çevredeki işyerlerinin camları kapalı olduğu halde içerdekiler gazdan etkileniyordu. Aynı şekilde, metrodan meydana çıkan insanlar da gaza maruz kalıyordu. O saate kadar aralıklarla süren metro seferleri durduruldu.

Polis, meydanda biriken kalabalığı İstiklal Caddesi ve Tarlabaşı  yönüne doğru uzaklaştırmaya çalışıyordu, fakat bunda pek başarılı olduğu söylenemezdi. Tarlabaşı’nın Talimhane’yle kesişen ucunda on-onbeş kişilik kadınlı erkekli bir grup, polise karşı taş ve soda şişesi atarak direniyordu. Polis taşın kendisine değmeyeceği kadar bir mesafeden grubu hedefleyerek seri şekilde ses ve gaz bombası atıyordu. Zaman zaman sayıları azalıp artan bu grup hemen hemen aynı sayıdaki polis grubuyla gecenin ilerleyen saatlerine kadar “mevzi savaşı” sürdürerek polisin Tarlabaşı bulvarına inmesini engellemiş oldu.

Bu arada büyük bir gürültüyle patlayan ses bombaları sadece insanlarda değil, çevredeki sokak hayvanlarında da dehşet ve panik yaratıyordu, onlar da aynı oranda gazdan etkileniyordu.

Saat 15:00 sularında Taksim’deki saldırı ve direniş bütünüyle İstiklal ve Tarlabaşı’na kaymış ve orada kilitlenmişti. İstiklal’de binlerle ifade edilen kalabalık, meydanın ucuna kadar ilerliyor ve tekrar geri püskürtülüyordu. Bu manzara hemen hemen hiç değişmeden gece yarısına kadar sürdü. TKP, EHP, ESP bayrakları, LGBT bireylerin gökkuşağı bayrakları ve anarşistlerin kara bayrakları ile Çarşı grubunun flamaları kalabalıkla birlikte dalgalana dalgalana Fransız konsolosluğunun önüne kadar ilerliyor birkaç slogandan sonra ses bombaları, gaz bombaları ve tazyikli suyla caddenin gerilerine doğru tekrar tekrar püskürtülüyordu.

Yaralıları taşıyan ambulans sirenleri ile polis toma’larına su taşıyan itfaiye tankerlerinin çığlıkları ses bombalarının dehşetli gürültüsüyle sık sık kesiliyordu. Gazıyla, bulutuyla, suyuyla, patlama sesleriyle, yanan barikatlarıyla Taksim ve Beyoğlu tam bir savaş alanını andırıyordu. Bir tek eksik vardı; o da gerçek mermilerdi. Polis gün boyunca plastik mermi de kullanıyordu.

Öte yandan, kalabalık bir Çarşı grubunun Beşiktaş’tan Taksim’e doğru yola çıktığı haberleri yayıldı. Çarşı gelecek işi bitirecek kıvamındaki bu ruh hali güven ve coşkuyu pekiştirdi. Ancak, bu kalabalık grubun yolu Dolmabahçe’de kesilince sabaha kadar süren direniş barikatlarından biri de orada kurulmuş oldu.

Saatlerin gece yarısını gösterdiği sıralarda durum şuydu: Dolmabahçe yakınlarındaki çatışma bütün şiddetiyle sürüyordu. Çok sayıdaki yaralı, hastaneye nakletme imkânı olmadığından Dolmabahçe camiine taşınmış, acilen ilkyardım malzemesi ile doktor isteniyordu. Tarlabaşı, İstiklal ve çevresindeki bütün sokaklar ile Sıraselviler caddesinde konumlanan göstericiler ise sabaha kadar sürecek direnişlerine devam etmekteydi. Yaralılar kalabalığın içinden sedyeyle alınıp ambulansa aktarılıyor oradan da hastanelere taşınıyordu. O nedenle, Taksim Hastanesi’ne sık sık yaralı getiren ambulans dışındaki araçlara geçiş verilmiyordu. Toma’ların suyu bitmiş, barikat engelinden dolayı meydandan çıkıp su alamıyorlardı. Aynı engeller nedeniyle itfaiye tankerleri de meydana girip su ikmali yapamıyordu. Keza, bir ambulansın polise gaz mühimmatı taşıdığı söyleniyordu. Hal böyle olunca ambulansların gaz mı yaralı mı taşıdıkları kuşkusu yer yer arama ve kontrollere yol açtı.    

Bu arada olay, İstanbul’un birçok semtinin yanı sıra Ankara, İzmir ve başka kentlere de sıçramıştı. On binden fazla insan Taksim’e gelmek üzere Kadıköy yakasından yola çıkmıştı. Bir o kadar insan da Gazi Mahallesi’nden çıkmış şehirlerarası yoldan Taksim’e doğru ilerliyordu. Telefon ve twitter atışları durmak bilmiyor, evlerdeki insanlar da durmadan haber ve bilgi akışı sağlayarak santral görevi görüyordu.

Saldırı, direniş ve çatışma saat 04:00 sularında yirmi üçüncü saatini doldururken isyan bu haliyle devam etmekteydi. 

 

1 Haziran Cumartesi: Kadıköy yakasından yola çıkıp gece boyunca yürüyen on binden fazla insan, tıpkı masallardaki gibi önlerine çıkan engelleri bir bir aşmış; Anadolu yakasının boğaza uzanan dağlarını, tepelerini, vadilerini, kurbağalıderelerini, otoyollarını geçip, kimi zaman eksilip azalarak kimi zaman çoğalıp yollardan taşarak nihayet gecenin bir vaktinde gelip birinci boğaz köprüsünün ucundaki polis barikatına dayanmış. Dayanmakla da kalmamış bir güzel çatışıp bu son engeli de aşarak sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Dolmabahçe’deki barikata varmış. Çarşı grubuyla birleşip öğlen saatlerine kadar Dolmabahçe ve Gümüşsuyu barikatlarındaki direnişi sürdüren işte bu kalabalık topluluktu.

Beyoğlu Çevresinde ise; sabah saatlerinde su, gaz ve personel takviyesi alan polis yeniden şiddetli saldırıya geçti. Şişhane, Tünel, Galatasaray, İstiklal ve Tarlabaşı Bulvarı boylu boyunca, adeta ilaçlanır gibi gazlanmaktaydı. Unkapanı köprüsünü geçtikten sonra yol araç trafiğine kapalıydı. Oraya kadar gelen insanlar (ki onlar da göstericiydi) çeşitli sokaklara dağılarak göstericilerin arasına katılıyordu. Direnişin alanı meydan çevresinden Beyoğlu’nun öteki uçlarına kadar genişlediğinden polisi de meydandan sokak aralarına kadar çekmiş bulunuyordu. Sokak aralarına dağılıp kısa bir süre sonra ana caddelere çıkan insan kalabalığı, “Her Yer Taksim Her Yer Direniş”, “Faşizme Karşı Omuz Omuza” sloganlarıyla ortalığı inletiyordu.

Saatler ilerledikçe polis Şişhane, Tünel ve Galatasaray’dan Taksim’e doğru kontrollü şekilde çekilmeye başladı. İsyancılar da, Tarlabaşı, İstiklal, Sıraselviler, Gümüşsuyu ve Elmadağ noktalarından Taksim’e girmeye çalışıyorlardı. İstiklal’de, bir gün önceki bayraklara epey sayıda Türk bayrağı ile kalpaklı Atatürk bayrağı, sloganlara da “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganı eklenmişti.

Birkaç saat sonra meydanın ucuna dayanan insanlar, polisin kullandığı kimyasal karışımlı tazyikli su, plastik mermi, gaz ve ses bombalarına rağmen kararlılıkla direnmeye devam ediyordu. Nihayet saat 16:00 civarında polis meydandan çekilince binlerce insan bir anda meydanı ve parkı doldurdu. Polis alelacele çekilince geriye epey “ganimet” bırakmıştı: 2 oto, 1 midibüs, kask, kalkan, telsiz, üs noktası olarak kullandığı barakalarda büro malzemesi ve bilgisayar gibi şeyler. Öte yandan şantiye barakalarında da yatak, ranza, bol miktarda iş eldiveni, kaynak gözlüğü, baret (kask), alet edavat gibi şeyler vardı. İş eldivenleri ile baretlerin çoğu bir gün önce Tarlabaşı ve Talimhane başını tutan gruba kısmet oldu; helal ü hoş olsun. Kask ve kalkanlar galiba sonradan müzeye konuldu. Yatak ve ranzalar ise parkta kullanıma sunuldu. Tahribattan kurtulan barakalardan biri Devrim Müzesi, diğeri de Devrim Market olarak hizmete sunuldu!

Öte yandan CHP’nin Kadıköy’deki mitingine gidecek gün değildi, kendileri de bunu anlamış olmalılar ki mitingi iptal edip Taksim’e geldiler. CHP kitlesinin meydana varmasıyla ortalık bir anda Cumhuriyet Mitingleri görünümüne büründü. Askerî rejim kurma arzusundaki Mustafa Kemal’in Askerleri “Hükümet İstifa” diye bas bas bağırıyorlardı. Yan yana durulamayacak kadar banal ve iticiydiler.

Aynı dakikalarda Antarktika buzullarında da binlerce CNN-Türk pengueni bir araya toplaşmış, kimi yavrusunu bulma telaşı içinde ciyak ciyak bağırırken kimi de kaygan buzlara tutunamayıp sulara gömülüyordu. Taksim’de otuz saatten fazla aralıksız süren saldırı, direniş ve çatışma noktalanmış, meydan ve Gezi Parkı sloganlarla inlerken Adolf Hitler de NTV ekranlarından Hücum Kıtalarına seslenmekteydi.  

 

Aradaki Günler: 1 Haziran günü tekrar parka yerleşildikten sonra binlerce insan kolları sıvayıp harıl harıl çalışmaya başladı. Üstelik kimse kimseden emir almadan, kimse kimseye emir vermeden. Parkta hiçbir hiyerarşi, hiçbir komite yoktu, angarya ve faaliyet tıpkı eğlence gibi kendiliğinden yürüyordu.

Parkın dört ayrı noktasında revirler kuruldu. Çok sayıda tıp öğrencisi, serbest doktorlar ve mesaileri biter bitmez koşup gelen onlarca doktor, hemşire ve sağlık görevlileri revirlerde tedavilere başladı. Sağlık görevlileri sabah-akşam parkı baştan sona dolaşıp rahatsızlığı olanları ayrıca muayene etmekteydi.

İki büyük mutfak dışında çok sayıda irili ufaklı yiyecek-içecek standları ve Devrim Market kuruldu. Park dahilinde her şeyin ücretsiz olduğu bütün görünür yerlere ilan halinde asıldı. Çocuklar için oyun alanı ve çocuk atölyesi oluşturuldu. Dozerlerin tahrip ettiği yerlere fidanlar dikildi, Gezi bostanları yapıldı. İki kütüphane kuruldu. Konserler, konuşmalar ve iletişim için ses sistemi ve sahne kuruldu.

Şunu da belirtmek gerekir; on beş gün boyunca İstanbul’un hemen her yerinden akın akın parka gelen insanlar, sosyal medya üzerinden duyurulan ihtiyaçları karşıladılar. Bu insanların elinde, kucağında yiyecek, içecek, giyecek, battaniye, ilaç ve tıbbi malzeme kolileri eksilmedi. Tıpkı, deprem sonrasındaki dayanışma ve yardıma koşma hali gibi. İnsanı duygulandıran, umutlandıran çabalar! Mesela, ta İzmir’den Devrim Market’e koliyle Boyos gönderilmişti. Afiyetle yedik.

Buna karşın, direnişin bu güzel dayanışma ruhuna gölge düşürmekten başka bir işe yaramayan çabalar da yok değildi. Yarım asırlık ezberden kurtulamamış bazı parti ve grupların -sanki çok gerekliymiş gibi- dergi, gazete, broşür ve propaganda materyallerini parayla satma çabalarının iticiliğini ve yersizliğini de anmak gerekir.

Özetin özeti şu ki, onlarca siyasi parti, örgüt, dernek, grup, inisiyatif, birey, cemaat ve çevreden binlerce insan on beş gün ve gece boyunca Taksim’in göbeğindeki bu parkta çadırını kurup yattı kalktı, yedi içti, eğlendi coştu, konuştu tartıştı, bağırdı çağırdı, yazdı çizdi, dağıttı topladı, öğrendi ve öğretti. Ve uçların biraradalığından doğan ilk günlerdeki kimi gerilimleri saymazsak bu kaotik şenlik havası, eşitlik kardeşlik ve özgürlük kapısını bir parmak da olsa araladı. Hepimizin gönlünü, ruhunu mest eden o özgürlük meltemi belli ki aralanan o kapıdan atmosferimize esiyordu.

 

11 Haziran Salı: On gündür barış, huzur ve sükunetin sürdüğü parkta sabahın erken saatlerinde teyakkuz başladı. Başbakanın isteği üzerine polis, AKM ve heykel çevresine asılan pankart ve örgüt bayraklarını kaldırdı. Gün boyu süren gerilimde yine çok miktarda su, gaz ve plastik mühimmat kullanıldı. Akşam saatlerinde polis parkın ön kısımlarındaki çadırlara saldırınca olay iyice alevlendi ve yeniden barikatlar kuruldu, sabahın dördüne kadar saldırı ve savunma devam etti. Çok sayıda insan yaralandı. Parkta hayat dört gün daha aynı seyirde devam etti.

 

15 Haziran Cumartesi: Dayanışma sözcülerinin başbakanla yaptıkları görüşme sonuç vermemiş; park meselesini şahsi sorunu haline getiren başbakanın tutumu açığa çıkmıştı. Parkı boşaltma hazırlıkları gözle de görülüyordu. Bu arada Dayanışma toplantıları ve forumlar devam ediyordu. Seçeneklerden biri, Dayanışma için büyük bir çadır kurulması ve öteki çadırların kaldırılması şeklindeydi. Ancak, parktaki yedi ayrı forumdan çıkan karara göre, 4 ölü, 60’a yakını ağır olmak üzere 7400 civarında yaralı varken, yüzlerce gözaltı devam ederken, bunların müsebbibi olduğu halde başbakanın geri adım atmaması kabullenemezdi. Direnişe devam kararı sloganlar eşliğinde duyuruldu.

Saat 20:30 sularında meydandan parka doğru polis saldırısı başladı. Gerçek mermi dışında ellerinde ne varsa kullandılar. Zırhlı araçlar parkın içine kadar girip her yeri ağır bir gaz bombardımanına tuttu. Parktan çekilen insanlar Elmadağ ve Harbiye yönüne doğru aktı. Divan Oteli çevresinde insanlar çekildikleri halde intikam alınırcasına gazlandılar. Park boşaltılmıştı ama direniş İstanbul’un her yanına yayılmıştı.

Ertesi gün AKP’nin Kazlıçeşme’de miting yaptığı saatlerde de Harbiye, Nişantaşı, Sıraselviler, Cihangir ve Kadıköy’de binlerce insan polisin gaz bombalarına karşı direnmeye devam ediyordu.

bottom of page