Toplumsal olayları sıcağı sıcağına yazmak özellikle de o olayları yaşayanlar tarafından genellikle pek tercih edilmez. Bunun nedeni de olayı yaşamanın yazmaktan daha önemli hale gelmesidir. Gezi olayları gündemi belirlemeye devam ederken sanırım artık olan biteni yazmanın zamanı yavaş yavaş gelmekte.
Bunun özellikle de polis şiddetine ve Başbakan’ın otoriter diline yönelik bir isyan olduğu tartışma götürmez bir durum. Ancak bu isyanı bu konu üzerine düşünen herkes kendi siyasal meşrebine göre okuma eğilimi göstermekte.
Sorularla ilerleyelim.
Gezi’den önce neler olmuştu?
3. iktidar dönemiyle birlikte fütursuz bir toplum mühendisliği işine soyunan AKP iktidarı kendi gücüne fazla güvenerek kentli seküler yaşam tarzını da taşralı bir muhafazakarlık ideolojisi üzerinden düzenlemeye çalışıyordu. Aslında 2011 genel seçimleri esnasında AKP “ustalık dönemi” adını verdiği bu dönemde şimdiye kadar yapmak isteyip de çeşitli nedenlerle yapamadığı bütün projeleri hayata geçirmeye niyetli olduğunu açıkça ilan etmişti. Bu projeler ise Kanal İstanbul, İstanbul’a 3. havalimanı, 3. Boğaz köprüsü, Nükleer santraller vb. hayata geçirilmesi büyük mali kaynaklara ihtiyaç duyduğu gibi büyük çaplı ekolojik yıkımlara da neden olacak projelerdi. AKP ve Erdoğan nitelikleri itibarıyla büyük çaplı muhalafete neden olma potansiyeli içeren bu projeleri sorunsuz hayata geçirebileceğini düşünüyordu. Bu projeler arasında Taksimi yayalaştırma ve ideolojik bir Erdoğan fantazisi olan “Taksim Topçu Kışlası”projesi çap itibarıyla dikkate alınmayacak kadar önemsiz gibi görünüyordu.
Seçimleri % 50 gibi diğer partilere oranla ezici bir farkla kazanan AKP başbakan Erdoğan’ın “birleştirici” içerikli geleneksel balkon konuşmasının ardından niyetini açığa vurmakta gecikmedi. Önceki dönemlerde kentsel dönüşümle yoksul mahallelerin soylulaştırılarak ranta açılması, HES projeleri ile akarsuların yataklarından çalınması şirketlere peşkeş çekilmesi, 2B yasası ile ormanların yağmalanması vb. neo liberal uygulamalarla bu uygulamaların karşısına dikilen yerel halk muhalefetini hiç bir biçimde dikkate almadığını zaten göstermişti. Bunları seçimlerin hemen ardından birbirinin peşi sıra enaz 3 çocuk meselesi, ardından kürtaj karşıtı kampanya, ardından dindar nesil yetiştirme projesi, hemen ardından 4+4+4 ile formüle edilen yeni eğitim sistemi, ardından da alkol satışına ilişkin düzenlemeler vb.takip edince değişen küresel değerlere hızla “uyum” sağlamakta olan ve politik olmasa da AK Partiye sempati duymayan kentli seküler kitlelerde tansiyonu arttırmaya başladı.
Gezi’yi neler hazırladı?
1980 öncesinde sağ-sol siyasal ekseni, 1990’lı yıllarda "irtica ve bölücülük tehdidi" üzerine kurulan cepheleşmelerle kotarılan askeri büroratik vesayet sistemi 2002 seçimlerinde geleneksel partilerin tasfiye edilmesi ve AK Partinin iktidara gelmesi ile anlamını yitirmişti. Bu süreçte AKP’yi hükümetten uzaklaştırma ve vesayet sistemini devam ettirmeye yönelik bir dizi çaba her seferinde başarısız olsa da ısrarla devam etti. Bu arada Cumhuriyet tarihinde hiç tartışılmamış olan tabular kemalist rejimin geri çekilmesi ile tartışılmaya başlandı. Zaten kitle iletişim araçları ile dünyaya açılan yurttaş gözleri artan internet kullanımı ve sosyal medyanın bireyin kendisini ifade etmesinde bir devrim etkisi yaratması ile eski tarzda pasif bir biçimde tek boyutlu propagandaya maruz kalarak sessiz kalan gençlik/yurttaş tipleri önemini yitirdi. Artık yeni genç yurttaşlar neden diye soru soruyorlar ve kendi fikirleri doğrultusunda kendi sosyal gruplarını oluşturabiliyorlardı. Birey olduklarının farkında oluyorlardı.
Gezi direnişi neye benziyor?
Sivil bir yurttaş hareketi olarak bir yıldan fazladır varlığı sürdüren ve sesini duyurmaya çalışan Taksim Platformu devletin 25 Mayıs 2013 günü ağaçları sökmeye başlaması ile adeta gezi parkı S.O.S. veriyordu ve kendini kepçenin önüne atan BDP’li vekil Sırrı Süreyya Önder de bu çağrının işaret fişeğini ateşlemiş oldu.
Taksim Dayanışması 29-30-31 Mayıs’ta ağaç sökme operasyonları çadır yakma saldırıları ile arayıp da bulamadığı bir popülariteyi devletin acımasız saldırısı ile ummadığı bir anda karşısında buldu. Polis şiddeti infial doğurmuştu ve duyupta koşan herkes geziye desteğe gelmişti. Devlet bu kadar göz önünde en büyük megapol’ün tam da merkezindeki bir yeşil alana en şiddetli saldırısını gerçekleştirmiş “devletin kırmızı çizgilerinde asla gösteri yapılmaması gereken bir alan” olarak benimsediği Taksimde bu çizginin aşılmasını da "rejimin bekası" sorununa indirgemişti. Devlet aklına göre; “Taksim alanında yılanın başını küçükken ezmek gerekiyordu.”
Ama öfkeli genç/yaşlı insanlar polis şiddeti arttıkça çoğaldılar. Polis gaz stoklarını tükettikçe insanlar gaza geldiler. "Tüp gaz kaçağını çakmakla kontrol eden bir neslin ahvadıyız" dediler. Eylemi sosyal medya üzerinden duyarak gelenler seslerini yine sosyal medya üzerinden duyurdular. Taksime komşu Beşiktaş’ın Çarşısı toplumsal olaylarda polis şiddetine teşne ve buna karşı ne yapılacağı konusunda son derece deneyimli bir evsahibi olarak kendini Gezi Parkı direnişinin tam ortasında buluverdi. Biber gazına sloganlar şarkılar besteledi direnirken destanlar yazdı. Artık korku duvarı aşılmıştı, tazyikli su, TOMA, biber gazı, polis copu falan vız geldi tırıs gitti. İnsanlar hayatlarında belki de ilk kez “yapabiliriz galiba oluyor”u hissetti.
Eylem kendiliğinden ve doğrudan olunca karakter olarak da yönetilemez bir hale büründü. Kendi dilini, kendi ruhunu oluşturdu buna uymayan müdahaleleri anında bertaraf etti. “Hadi yakalım yıkalım” diyenlere “sakin kal ayakta kal, hayatta kal” dedi. Çatışma anlarında “fazla ileri gitmedik mi arkadaşlar” diye soranlara “sen geri dön o zaman annen seni bekler” dedi. Biz “Mustafa Kemalin askerleriyiz” diyenlere “Öldürmeyeceğiz ölmeyeceğiz kimsenin askeri olmayacağız” dedi, “Hepimiz Mustafa Keser’in askerleriyiz” dedi. Karar almayı aceleye getirip ruhunu iktidara teslim etmedi, forumlar düzenledi, kavga etmeden tartıştı birbirini dinledi konsensuns ile davranmayı öğrendi öğretti. “PKK dışarı” diyenlere “Biji Azadi Biji Aşitî” diye cevap verdi.
Sosyologların “Y” kuşağı ya da 90 kuşağı dediği o gençlik ki 1986 yılında ilk kez “Doğada soykırıma hayır!” yazılı bir pankart ile İztuzu’nda çadır kurmayı ve Caretta Caretta kaplumbağalarının yumurtlama alanına otel yapılmasını engellemeyi başarabilen anarşist ve anti otoriter bir avuç insanın açtığı yeni direniş sayfasının ardından başka sayfalar açmayı nükleer santrallere, siyanürlü altın madenlerine, HES’lere direnmeyi düşe kalka öğrenmiş bir neslin de ardılı idi. Babalarından Woodstock’ı dinlemiş olmaları, rock müziğini seviyor olmaları, kentsel dönüşümün kentlerde yarattığı çevresel yıkımı fark etmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Kuvvetle muhtemeldir ki, nükleer karşıtı hareketlerden, kürsellik karşıtı direniş eylemlerinden, İspanya’daki öfkeliler, ABD’deki Occupy Wall Street hareketlerinden sanıldığından daha fazla haberdardırlar. Tahrir’i, Tunus’u dikkatle takip etmişlerdir. Kendilerini ifade ederken ironik bir dil kullanmayı tercih ediyorlardır ve muhalefetlerini ifade ederken örgütlerin katı hiyerarşik disiplinine sıkışmayı egosu şişmiş örgüt şeflerinin kullandığı enstrümanlara dönüşmeyi hiç arzu etmiyorlardı. Bu duruş Gezi Parkı eylemlerine ve forumlarına “bağımsızlar” olarak yansıyordu.
Bu ahval ve şerait içinde dahi ne pederşahi bir başbakanın “biz karar verdik yapacağız o kadar” tarzlı diklenmelerine ne de “fikri hür, vicdanı hür çağdaş gençliğimiz” yaltaklanmalarına pabuç bırakması, teslim olması mümkün değildi.
Başbakanın “karşımızda muhatap yok kardeşim” türünden yakınmalarının, 15 Haziran günündeki son forumda sol örgütlerin çoğunluğunun “artık eve dönmenin zamanı” demesine karşın bağımsız bireylerin “arkadaşlarımız öldü hiçbir şey alamadan direnişi bitiremeyiz” diyen direniş ahlakının belirlediği tavrının da ele verdiği üzere karakteri itibarıyla anti otoriter olan gezi direnişi o alanda anarşistlerin kaç kişi olduğuna bakılmaksızın anarşist anti otoriter bir hayaletin gezdiği yerdi.
Selam olsun onlara!
B. Eraslan
anarsi gezideydi


